Kıbrıs Sorunu

KIBRIS SORUNUNA ‘TÜRK ÇÖZÜMÜ’ VE BUNU KİM DESTEKLİYOR

Okuma Süresi: Dakika

İlk Yayınlanma Tarihi: 19 Temmuz 2026. Penna’da Yayınlanma Tarihi: 24 Temmuz 2026.

Sesli versiyonu dinle

Asıl seçim, sıkı Avrupa garantileriyle yeniden birleşme ve her yıl daha da derinleşen bir bölünme arasında yapılmaktadır.

Kıbrıs sorunu üzerine yeni bir Birleşmiş Milletler girişimi hakkındaki tartışmalar, neredeyse refleksif bir şekilde, öncekilerle benzer bir yoruculukla başladı. Henüz resmi bir metin dahi ortaya çıkmadan, “Türk planı”, “satılık” ve “vatana ihanet” suçlamaları başladı. Basında yer alan, Genel Sekreter’in kişisel temsilcisi Maria Angela Holguin’in, sınırlı merkezi yetkiler ve iki güçlü kurucu devletten oluşan daha esnek bir federal yapıyı incelediğine dair en son haberler, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs’a üç günlük bir ziyaret gerçekleştireceği duyurusunun ardından yoğunlaşmaya başlayan tanıdık korkuları yeniden alevlendirdi. Gerçekte, henüz kimse resmi bir BM planı sunmamıştır; ancak herkes, bir şekilde reddedilmiş olan eski formüllerin, yeni bir plan bağlamında, Bayan Holguin’in defalarca dile getirdiği “artık hepimizin kalıpların dışında düşünmemiz gerektiği” sözünden yola çıkılarak yeniden gözden geçirilmesi gerekeceğini kabul etmektedir.

Bu, haberlerin göz ardı edilmesi gerektiği anlamına gelmez; ne de “federasyon” olarak adlandırılan herhangi bir formülün otomatik biçimde kabul edilebilir olduğu anlamına gelir. Ciddi eleştiri şarttır. Ancak, somut hükümleri incelemek bir şeydir; yarım asırlık işgal, ayrı yönetim ve başarısız müzakerelerin yarattığı mesafeyi kapatmaya çalıştığı için bir süreci önceden “vatana ihanet” olarak reddetmek ise bambaşka bir şeydir.

Henüz yazılmadan kınanan plan

Mevcut hareketlilik hayal ürünü değil. Antonio Guterres, 2026 yılının sonunda görev süresinin bitiminden evvel sürece yeni bir ivme kazandırmaya çalışıyor ve 28 Temmuz’da Kıbrıs’a geldiğinde iki lidere de bunu iletecek. Maria Angela Holguin, Haziran ayında Kıbrıs, Ankara, Atina ve Brüksel’de temaslarda bulunurken, iki toplum, üç garantör devlet ve BM’nin katılımıyla yeni ve genişletilmiş bir toplantı hazırlanıyor. Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis bizzat, yıl içinde barışa yönelik bir plana dahi yol açabilecek gelişmelerin yaşanabileceğini belirtti. Aynı zamanda, BM’nin kurumsal temeli resmi olarak değişmemiştir. Güvenlik Konseyi, Ocak 2026 tarihli 2815 sayılı kararda yeniden teyit edildiği üzere, siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümünü desteklemeye devam etmektedir. Bu nedenle, yeni fikirlerle ilgili haberler, federal yapının uygulanması veya uyarlanması için bir yol arayışı olarak değerlendirilmeli ve en azından şu aşamada, bu yapının resmi olarak terk edildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Mevcut konjonktür, önceki yıllardan farklıdır. Kıbrıs Türk toplumunda Tufan Erhürman, Tatar dönemindeki durağanlığı reddederek federal bir çözümün tartışılmasına geri dönme konusunda net bir yetkiyle Ekim 2025’te seçilmiştir. Seçilmesi tek başına Ankara’nın politikasını değiştirmiyor; siyasi eşitlik, garantiler ve Türk askerlerinin varlığı konusundaki temel farklılıkları da ortadan kaldırmıyor. Ancak bu durum, Kıbrıs Türk liderliğinin ‘eşit egemenlik’ ve iki devlet çözümünün önceden tanınmasını talep ettiği dönemde mevcut olmayan bir fırsat penceresi yaratıyor.

Aynı zamanda, Avrupa Birliği de daha somut bir rol üstlenmeye çalışıyor. 8 Temmuz’da Antonio Costa ve Ursula von der Leyen, Genel Sekreter’in çabalarını Tayyip Erdoğan ile değerlendirdi ve Türkiye’yi BM süreci yoluyla bir çözüm için ‘yeni dinamikten’ yararlanmaya çağırdı. Buna paralel olarak, 13 Temmuz’da Avrupa Komisyonu’nun icra başkan yardımcısı Raffaele Fitto, Avrupa Komisyonu’nun Kıbrıs özel temsilcisi olarak atandı.

Kıbrıs sorununu Avrupa-Türkiye ilişkileriyle ilişkilendirmek, başlı başına Ankara’ya verilmiş bir taviz değildir. Bu, Türkiye’ye teşvikler sunmak için olduğu kadar, ondan somut adımlar talep etmek için de önemli bir kaldıraç haline gelebilir.

“Türk çözümü” zaten mevcuttur

Kıbrıs Rum tarafındaki tartışmaların bir kısmındaki temel hata, mevcut statükonun daha güvenli bir sığınak, her türlü uzlaşının ise ‘Türk çözümüne’ doğru bir yönelim olarak sunulmasıdır. Gerçekte ise, Türkiye’nin zorla dayattığı çözüm 1974’ten beri yürürlüktedir. Bu çözüm, adanın kuzey kısmının askeri kontrolü, ayrı bir yönetim, Kıbrıslı Rumların yerinden edilmesi, on binlerce askerin süregiden varlığı ve yalnızca Ankara tarafından tanınan bir oluşumdan ibarettir. Bölünmenin uluslararası meşruiyet kazanmamış olması, her gün siyasi, ekonomik, demografik ve mülkiyet alanında fiili durumlar yaratmadığı anlamına gelmez.

Zamanın geçişi tarafsız bir şekilde işlemez. İdeal bir çözüm ortaya çıkana dek 1974’teki durumu dondurmaz. Geçici olanı normala dönüştürür, işgal altındaki bölgelerin Türkiye’ye olan ekonomik ve kurumsal bağımlılığını güçlendirir, iki toplum arasındaki mesafeyi açar ve toprakların iadesini, mülklerin geri verilmesini ve ortak yönetimi her zamankinden daha da güçleştirir. Türkiye’deki milliyetçi baskı, nihai hedefini gizlemez. Erhürman’ın seçilmesinin ardından, Erdoğan’ın iktidar ortağı Devlet Bahçeli kuzey kesimin Türkiye ile birleşmesini dahi talep etti.

Bu koşullar altında, “kötü bir çözümdense hiç çözüm olmaması daha iyidir” ifadesi genel bir ilke olarak kabul edilebilir, ancak kesinlikle bir strateji olarak kabul edilemez; zira ‘çözümsüzlüğün’ de bir içeriği, maliyeti ve nihai hedefi vardır. Çözümsüzlük, güç dengesi değişene dek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni olduğu gibi muhafa etmez. Çok daha güçlü bir orduyla karşı karşıya kalan bir ateşkes hattını korurken, Türkiye’nin gerilimi ne zaman artırıp ne zaman azaltacağını seçmesine imkân tanır.

Yeşil Hat, normal bir Avrupa sınırı değildir ve hem siyasi hem de psikolojik olarak buna dönüştürülmemelidir. Yeşil Hat, henüz sona ermemiş bir çatışmanın izidir. Giderek daha katı bir sınır olarak işlev görmesini sağlamak, kontrol illüzyonunu yaratabilir; ancak aynı zamanda iki ayrı toprak imajını pekiştirir ve sözde önlemeye çalıştığımız resmi bölünmenin zeminini hazırlar.

2 Mart 2026’da Ağrotur’daki İngiliz Üslerine insansız hava aracı tarafından düzenlenen saldırı, maddi hasarın sınırlı olması ve can kaybının gerçekleşmemesine rağmen, bölgesel istikrarsızlığın Kıbrıs’a ne kadar çabuk ulaşabileceğini gösterdi. Hedef Kıbrıs Cumhuriyeti değil İngiliz Üsleri olmasına rağmen, bu olay bölge sakinleri arasında endişe ve korkuya yol açtı, ve askeri varlıkların seferber edilmesine neden oldu. Kıbrıs’la dayanışma göstergesi olarak bölgedeki Avrupa güçlerinin varlık göstermesi, elbette Avrupa güvenlik ayağı üzerine görüşmelerin yeniden başlatılmasına dair beklentiler yarattı. Gerçekte ise, Donald Trump’ın defalarca talep ettiği gibi, Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’ya AB’nin daha fazla dahil olması daha gerçekçi görünüyor.

Sonuç olarak, çatışma hattında meydana gelebilecek ve ülkenin güvenlik imajı, turizm, yatırım, hava taşımacılığı ve ekonomiye duyulan güven açısından potansiyel anlamda çok daha ağır sonuçlar doğurabilecek ciddi bir olay, muhtemelen insansız hava aracı vakasında gördüğümüz gibi Avrupa dayanışmasını yeniden canlandırmayacaktır. Sinik bir ifadeyle söylemek gerekirse, coğrafya, Kıbrıs’ın mevcut durumu zararsız olarak değerlendirmesine izin vermemektedir. Çatışma hattı devam ettiği sürece, Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye’nin askeri üstünlüğü ve krizler yaratma ya da sürdürme kapasitesine sahip olduğu bir sahada rekabet etmeye devam edecektir.

AB bir slogan değildir

Kıbrıs sorununu çözmeye yönelik bir anlaşmanın en büyük stratejik değeri, sadece dikenli tellerin kaldırılması ya da yolların açılması değildir. Asıl değeri, Kıbrıs’ın tamamının Avrupa hukuk düzeni içinde ve gerçek anlamda işleyebilmesini sağlamasıdır. Hukuki açıdan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamı Avrupa Birliği topraklarını oluşturmaktadır; ancak hükümetin etkin kontrolünü uygulayamadığı bölgelerde topluluk müktesebatı askıya alınmıştır. 10. Protokol, bir çözüm bulunması durumunda bu askıya almanın kaldırılacağını ve Birliğin, Kıbrıs Türk toplumu için müktesebatın uygulanma koşullarını uyarlayacağını açıkça belirtmektedir.

Herhangi bir yeni fikrin değerlendirilmesi için gerekli esas alan budur. Adına göre değil, tek bir uluslararası kişilik, tek bir egemenlik ve tek bir vatandaşlığa sahip bir devlet yaratıp yaratmadığına göre değerlendirilmelidir. Avrupa hukukunu uygulayabilecek, Kıbrıs’ı yurtdışında etkili bir şekilde temsil edebilecek ve sürekli anayasal krizler yaşamadan kararlar alabilecek merkezi kurumlara sahip olup olmadığına göre değerlendirilmelidir.

Ayrıca, kalıcı bir felç durumu yaratmadan Kıbrıslı Türklerin etkin katılımını sağlayıp sağlamadığı, ve toprak, mülkiyet, yerleşimciler ve mültecilerin geri dönüşü konusunda uygulanabilir düzenlemeler içerip içermediğine göre de değerlendirilmelidir. Siyasi eşitlik, her kurumda sayısal eşitlik anlamına gelemez; bir topluluğun tüm kararları engelleme hakkı anlamına da gelemez. Ancak bu, Kıbrıslı Türk toplumunu yönetişimde gerçek bir katılımdan mahrum bırakan sembolik bir varlığa indirgenemez.

Güvenlik ve garantiler aynı titizlikle değerlendirilmelidir. Üç adet üçüncü ülkenin müdahale hakkını kullanmasına izin veren 1960 sistemi, 21. yüzyılın Avrupalı Kıbrıs’ının temeli olamaz. Kabul edilebilir bir anlaşma, tek taraflı müdahale haklarının sona erdirilmesini, birliklerin çekilmesi için net ve bağlayıcı bir takvimi, uluslararası bir uygulama mekanizmasını ve AB’nin, hatta gerekirse NATO’nun da güçlü katılımını sağlamalıdır.

İyi niyet beyanı yeterli değildir. İhtiyaç duyulan şey hükümler, denetim, uygulama aşamaları ve ihlal durumunda uygulanacak yaptırımlardır; referandumlar ise, hiçbir zaman uygulanmama riski taşıyan bir anlaşmanın imzalanmasını meşrulaştırmak için değil, çözümün uygulanmasını onaylamak için yapılmalı. Geçtiğimiz on yılların deneyimi, yalnızca liderler arasında güven bulunduğunda değil, güvenin sınandığı durumlarda dahi işlevini sürdürecek kurumlara dayanan bir anlaşma yapılmasını gerektirmektedir.

Asıl soru

Kıbrıs Rum tarafından bugün, içeriği bilinmeyen bir metne “evet” ya da “hayır” demesi istenmiyor. Ondan, sürece özgüven, belirli kırmızı çizgiler ve olumlu önerilerle mi katılacağına, yoksa “herkes bize düşman” şeklindeki tanıdık ve konforlu şikayetine geri mi döneceğine karar vermesi isteniyor. BM’nin vaktinden önce şeytanlaştırılması, paradoksal bir sonuca yol açmaktadır; zira bu durum, Türkiye’yi iki devletli çözümü terk etmeye, toprak düzenlemelerini tartışmaya, AB müktesebatının uygulanmasını kabul etmeye ve askeri rolünü önemli ölçüde sınırlandırmaya hazır olup olmadığını açıklaması yönündeki baskıdan kurtarmaktadır.

Elbette karşı tarafın da sorumlulukları var. Erhürman, federal terminolojiye geri dönüşün, neredeyse egemen iki devlet için sadece daha kabul edilebilir bir ambalaj olmadığını kanıtlamalıdır. Ankara ise AB’nin bahsettiği “yeni dinamik”in, ayrı egemenliğin önceden tanınması talebinden vazgeçilmesi anlamına geldiğini uygulamada göstermelidir. BM ise daha sonra devleti parçalayabilecek konularda yaratıcı belirsizliklerden kaçınmalıdır.

Ancak Kıbrıslı Rumlar da büyük resmi görmelidir. Seçim, dilediğimiz gibi bir Kıbrıs Cumhuriyeti ile acı verici bir federasyon arasında değildir. Seçim, Türkiye’nin askeri ve siyasi güç dengesi altında şekillenen bugünkü sakat gerçeklik ile uluslararası hukuk ve Avrupa Birliği aracılığıyla bu dengeyi değiştirme çabası arasındadır.

Kısacası, bir çözüm, uzlaşmalar gerektirdiği ya da Kıbrıs’ı idealize edilmiş 1974 öncesi durumuna geri döndürmediği için reddedilmemelidir. Zaman, yeniden birleşme lehine işlemiyor. Bölünmenin kalıcılaşması yönünde işliyor.

Dolayısıyla, önümüzdeki yılların asıl ikilemi, bir referandumda sadece bir başka “evet” ya da “hayır” oyu vermek olmayacaktır. Asıl mesele, Kıbrıs’ın ortak bir siyasi ve Avrupalı geleceğe kavuşup kavuşmayacağı ya da ateşkes hattının önce halkın bilincinde, ardından da resmi olarak kalıcı bir sınıra dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

Ve bu ikilemde, eylemsizlik tarafsızlık değildir. Eylemsizlik, sahada halihazırda dayatılmakta olan Türk çözümüne verilen bir güven oyudur.

Kaynak: KIBRIS SORUNUNA ‘TÜRK ÇÖZÜMÜ’ VE BUNU KİM DESTEKLİYOR

Bunları da beğenebilirsiniz