Girne açıklarında batan sadece bir katamaran değildi. Yaklaşık otuz kişinin hayatını kaybetmesi de tek başına bir olay değildi. Umut, geleceğe dair ümitler ve insanlık da o gemiyle birlikte battı. Özellikle sonuncusu, kelimenin tam anlamıyla mide bulandırıcı boyutlarda ortaya çıkan acımasız, kin dolu paylaşımlara bakılırsa, bu toplumu temelli terk etmiş görünüyor.
O çürümüş katamaran, barışın en temel bileşenini kendiyle beraber deniz dibine sürükledi. Bu bileşen, toplum ve iktidar kurumlarına yayılmadan öncelikle bireyin içinde kök salması gereken bir şeydir. Burada, yarım asırdan fazla bir süre geçmesine rağmen, hâlâ kendi hislerimiz ve duygularımızla yüzleşmeyi başaramadık. Sonuçta, bu yüzden ne istediğimizi dahi tam olarak bilmiyoruz. Dikenli telin her iki tarafında da.
Siyasi açıdan da durum her zamankinden daha karanlık. Bir kez daha, bir taraf diğerinin sunduğu yardımı reddediyor. Bu sefer reddedici taraf Kıbrıs Türkleri, ancak reddetme konusunda tekel kesinlikle onlarda değil. Bizim tarafımız da benzer koşullarda kendisine sunulan yardımı reddetmiştir. Ve böylece, sözde yeniden birleşmek için çabalarken, her iki tarafın da kendi devleti olarak adlandırdığı sınırlar içinde kendimizi barikatların ardına kapatıyoruz. Liderlerimiz, sıradan insanların ruh halini değiştirmeye de yardımcı olabilecek sembolik bir işbirliğini bile istemiyorlar. Sonra da pek çok kişinin sosyal medyada saçtığı öfke ve zehire şaşırıyoruz. Ardından, bir ilerleme kaydetme girişimi olduğunda sergilediğimiz olgunluktan yoksun tavırlara öfke duyan uluslararası toplumun neden bizden bıktığını merak ediyoruz.
Artık Kıbrıs’ta herkesin kendi yoluna gittiği açıkça ortada. Trajik gemi kazasından önce işgal altındaki kuzeyde belirli etkinliklerin iptal edilmesi için yürütülen çılgın kampanya, bazılarının inandığı gibi Kıbrıslı Türkleri baskı altına almıyor. Tam tersine. Bu, Kıbrıs sorununun çözümü için mücadele etmiş kişilere dahi ulaşan bir Kıbrıslı Türk milliyetçiliği dalgasını körüklüyor. Toplum içinde boğucu bir ortam yaratıyor ve bu toplum artık bir bütün olarak hayatta kalmanın başka yollarını arayacak. Ve bunun tek çıkışı, bazılarının hayal ettiği gibi Kıbrıslı Rum iktidarı önünde diz çökmek değil; ya Kıbrıs’tan ayrılmak, ya da kendini tamamen Türkiye’nin ellerine teslim etmektir.
İki liderin ay sonunda BM Genel Sekreteri’ne ne söyleyeceklerini gerçekten merak ediyorum. Hristodulidis, işgal altındaki kuzeyde düzenlenecek bir müzik festivali ve bir futbol kampının iptal edilmesini sağladığını mı duyurmak için oraya gidecek? Erhürman ise Rum tarafının sunduğu yardımı reddettiğini mi duyurmak için oraya gidecek? Ve gerçekten de, ikisi de görev süresinin son aylarına giren bir adamın, en doğrudan etkilenenlerin açıkça hiç umursamadığı bir soruna ilgi gösterip yeni girişimlerde bulunmasını bekleyecek mi?
Başkaları o duvarı ayakta tutmak için gece gündüz çalışırken, kimse o duvarı yıkamaz. Tuhaf olan ise, tam da bu insanların, bu duvarın artık insanların zihinlerinde de derin kökler salmış olduğunu fark ettiklerinde şaşırmış gibi davranmalarıdır.
Girne açıklarında batan sadece bir gemi değildi, boğulan sadece birkaç kişi de değildi. O sularda batan Kıbrıs’ın kendisiydi. Ve suçlu deniz değil; tıpkı “sevgili Girne denizimizin onları bize getirdiği” zamanlarda olduğu gibi…
Kaynak: ORTAK FELAKETİMİZ